|
"Radyo medya cinidir, bir şişeye sığacak
kadar küçük,
bütün kıtaları içine alabilecek kadar büyüktür. Bir uçta
hastane radyosu gibi yerel istasyonlar, diğer uçta, yerküreyi
saran ve adlarına yakışan biçimde dünya servisleri vardır."
(Kaye, Popperwell, 1995,13)."
Radyonun Tarihi
1864 yılında kraliyet bilimcisi James Maxwell,
o güne kadar elektrik ve manyetizma konusunda geliştirilmiş
bütün teorileri birleştirdiği, matematik olarak mükemmel bir
teori ve ispat sundu. İşin matematik kısmı o kadar güzel, o
kadar kusursuzdu ki, bu durumu gerçek dünyada deneylerle ispatlamak
gereksizdi.
Tabi ki bunun tersini düşünenler de vardı. 1887?de
Hertz Almanya'da Maxwell'in öne sürdüğü formülleri, gerçek dünyada
deneylerle ispatladı. Hertz'e göre yaptığı işin Büyük Usta Maxwell'in
haklı olduğunu ispatlamaktan başka bir önemi yoktu. Hem Maxwell
hem de Hertz yaptıkları çalışmaların pratikte ne işe yarayabileceğiyle
ilgilenmemişlerdi. 1894 yılında Hertz'in çalışmalarından haberdar
olan Marconi, İtalya'da ailesinin evinde, onun deneylerini geliştirip,
kullanılabilir bir araç haline dönüştürmek için çalışmalara
başladı. Aynı şekilde Tesla da Almanya'da benzeri bir çalışma
içerisindeydi.
Elektrik ve manyetizmanın birbiriyle ilişkisi
aslında bilimsel araştırmadan çok eğlencelik deneyler sırasında
tesadüfen keşfedilmişti. Buradan yola çıkarak, radyonun ki o
günler için kablosuz telgraf, gelişimi içinde bilimsel çalışmadan
daha çok deneme-yanılma süreci işlemeye başlamıştı. Bu ticari
bir yarıştı. Marconi'nin İngiltere'de kurduğu British Marconi
ile Almanya kökenli Telefunken şirketleri arasında hem teknik
hem de patentler üzerinden süren bu yarış kısa süre Amerika
Birleşik Devletleri'ne sıçradı. Belki de ilk defa bilimsel çalışma
yöntemleri ile piyasa yöntemleri birbiriyle karşı karşıya kalmaya
başlamıştı. Bilim adamları değil mucitler yarışıyordu. Bilimsel
ya da teknik başarılarından daha çok da ticari girişimleriyle
başarı hedeflenmekteydi. Tesla ve Marconi'nin radyo üzerinde
hak iddia ettikleri patentleri üzerine karşılıklı davalar açıldı.
Ve sonunda piyasa kazandı.
1920 civarında Büyük Amerikan şirketi bir araya
gelerek ellerinde bulundurdukları patentlerini birleştirdiler
ve bir tekel oluşturdular. Westinghouse, GE, ATT ve RCA bir
araya geldiler. Westinghouse ve General Electric, Amerika'daki
bütün radyoları üretmekte ve bunlar RCA markasıyla piyasaya
sürmekteydiler. ATT ise yayın yapmak için gerekli donanımları
üretmekteydi.
1910 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde,
"Telsiz Gemi Yasası" çıkarılarak, radyo telsizi ile
yapılan iletişim kısıtlanır. Avrupa'da ise, düzenli telsiz kullanımını
1914 yılında Almanya başlatır. Tüm bunlar, sesli haberleşmenin
gelişmesinde önemli başlangıçlardır.
1909 yılında, radyonun babası olarak kabul edilen
Lee De Forest, Paris'te Eyfel Kulesi'ne yerleştirdiği bir anten
ile "boşluk tüpü" buluşunu radyo yayını yaparak denedi.
Deneme, bölgedeki Fransız askeri istasyonlarından dinlenebildi.
1910 yılında, ünlü tenor Enrico Caruso'nun New York Metropolitan
Operası'ndaki aryalarının radyo ile yayınlanabilmesi, dünyada
geniş yankılar uyandırdı. (Oskay, 1978)
Radyo vericisinden ilk profesyonel radyo yayıncılığı,
Amerika Birleşik Devletleri'nin Pittsburg kentinde gerçekleşti.
Westinghouse fabrikası radyosu olan, K.D.K.A. adlı istasyonun
ilk yayını, seçim haberleriydi.
1922 yılında, yine Amerika Birleşik Devletleri'nde,
ilk ticari radyo WEAF, yayına başladı. Amerika'da başlayan radyo
yayıncılığı gelişmeleri, kısa sürede Avrupa ülkelerine de yayıldı
ve 1922 yılında, İngiltere'de BBC radyosu yayına başladı. BBC,
İngiliz Posta Dairesi'nin girişimi ile kurulmakla birlikte,
1927 yılında, Kraliyet Yayın Yasası ile bir devlet kurumuna
dönüştürüldü. Böylece, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ticari
modelin dışında bir modelin oluşmasına öncülük etti. Aynı yıl,
Fransa'da ve Sovyetler Birliği'nde, 1923'te Almanya'da radyo
yayınları başladı.
TÜRKİYE'DE RADYO YAYINCILIĞININ TARİHSEL SÜRECİ
1927-1936 Şirket Dönemi Radyoculuğu
Yurdumuzdaki ilk radyo yayını Telsiz Telefon
Türk A.Ş. tarafından İstanbul ve Ankara'da 1927 yılında başlatılmıştır.
6 Mayıs 1927 günü Eşref Şefik'in yaptığı "Alo alo muhterem
sami'in, burası İstanbul telsiz telefonu" anonsu ilk radyo
yayını olarak kabul edilir. İlk radyo yayınları, İstanbul´da
Büyük Postane'de bir odadan postane kapısı üzerine kurulan bir
verici ile halka müzik dinletilerek, Ankara´da ise Ankara Palas´ın
bodrum katında bir odadan, 5 kw gücünde bir Fransız şirketine
ait iki adet verici ile yapılmıştır.
1936 yılında radyo yayınlarının çağdaş radyoların
düzeyine ulaşması sağlanamadığı için şirketin sözleşme yenileme
isteği kabul edilmemiştir. Aynı yıl çıkarılan bir kararname
ile radyo yayınları devlet eliyle yürütülmeye başlamıştır. Şirketin
tasfiyesine karar verilerek şirketin vericileri PTT'ye devredilmiştir.
Radyoculukta şirket dönemine bir daha dönülmemek üzere devlet
kontrolünde yayıncılığa geçilmiştir.
1936-1940 PTT Dönemi Radyoculuğu
Devlet tarafından 120 kw gücünde Etimesgut´ta
Türkiye´deki ilk güçlü verici kurularak 1938 yılında Ankara
Radyosu bugünkü binasında yayına geçmiştir. O yıllarda Avrupa´da
100 kw üstünde 36 verici bulunuyordu. 120 kw´lık uzun dalga
Ankara vericisi, Avrupa ülkeleri radyo vericileri arasında ilk
sıralarda yer almıştır.
1939 yılında Ankara´da 20 kw gücünde kısa dalga
vericiden yabancı ülkelere yönelik yabancı dilde haber bültenlerinden
oluşan dış yayıncılık uygulaması başlatılmıştır. İkinci Dünya
Savaşı yıllarının koşulları, tüm dünyada radyo yayıncılığına
önem kazandırmıştır. T.C. Hükümeti de bu yayınların 22 Mayıs
1940 tarihinde kabul edilen 3837 sayılı kanun ile yeni kurulan
Matbuat Umum Müdürlüğü'ne devredilmesini uygun görmüştür.
1940-1964 Basın-Yayın Radyoculuğu
1943 yılında Matbuat Umum Müdürlüğü, Basın Yayın
Umum Müdürlüğü adıyla yeniden örgütlenerek yayın hizmeti teknik
ihtiyaçları için bir fen heyeti kurulmuştur.
Savaşın yaygınlaştığı yıllarda bütün dünya radyoları gibi Ankara
Radyosu'nda da savaşla ilgili haberler yayında yer alıyordu.
O günlerde hazırlanan programlar daha çok Türkiye´nin tarafsızlık
politikasını vurguluyordu.
Yayınlarına 1938 yılında son verilen İstanbul
Radyosu, 1949 yılında tekrar 150 kw´lık orta dalga verici ile
yeni binasında yayına başlamıştır. Aynı yıl İzmir Kültür Park´ta
İzmir Belediye Başkanlığı'nca kurulan radyo, 1953 yılında devlet
radyosuna dönüşmüştür. 1950 yılında Kore´ye asker gönderilmesi
ile kısa dalga üzerinden Güney Kore´ye yayın yapmak üzere yurtdışı
bir radyo yayını başlatılmış, 100 kw ´lık kısa dalga vericisi
Ankara Çakırlar´da hizmete girmiştir.
Bu dönemde İTÜ'de kısa dalga vericisi kurularak
İTÜ Radyosu İstanbul'da klasik müzik yayını yapmaya başlamış,
daha sonraki yıllarda Türkiye'nin ilk FM radyo vericisi ile
bu yayın sürdürülmüş ve yine bir ilke imza atılarak ilk stereo
yayın İTÜ Radyosu'ndan yapılmıştır. İstanbul'da ilk FM radyo
vericisinden İTÜ FM radyo yayını yapılmasının yanı sıra, ileride
açıklanacak olan Türkiye'deki ilk televizyon yayınını yapan
İTÜ televizyonu yayınlarının sesi de yayınlanmıştır. O yıllarda
İTÜ 'den başka FM yayını olmadığı için, FM radyo alıcıları olanlar
televizyon alıcılarına sahip olmadıklarından televizyonun sesini
dinlemekle yetinmişlerdir.
1964 - 1994 TRT Radyo Yayıncılığı
Ankara, İstanbul ve İzmir başta olmak üzere
1 kw gücündeki il radyoları ile müzik yayınları yapılmış, 1964
yılında TRT kurulduktan sonra bu radyoların yerini daha güçlü
radyolar almış ve radyoların yayın saatleri artırılarak tüm
gün yayın yapmaya başlanmıştır.
Radyo vericilerinin de sayısı arttırılmış, 100
kw Erzurum uzun, 100 kw İzmir, 300 kw Mersin, 300 kw Diyarbakır
orta dalga vericileri ile 250 kw kısa dalga Ankara vericisi
kurulmuştur.
1974 yılında radyoculukta da önemli bir gelişme
yaşanmış, radyo yayınları merkezden TRT1, TRT2, TRT3 yayın postaları
olarak yapılanmış ve TRT1 24 saat yayına başlamıştır. TRT1´de
müzik, eğitim, haber, reklâm, eğlence, drama programları; TRT'de
eğitim-kültür, drama, haber, müzik programları; TRT3´de çok
sesli müzik ve eğitici müzik programları yayınlamaya başlamıştır.
Ankara, İstanbul ve İzmir'deki radyo stüdyolarının yanı sıra
Antalya, Çukurova, Diyarbakır, Erzurum, Trabzon bölge radyo
stüdyolarında, bölgelere yönelik programlar yapılmaya başlanmıştır.
TRT´nin kuruluşundan sonra yurt dışı yayınlarda
1975'te 250 kw´lık verici hizmete girince dil sayısı artırılmış,
1982 yılında Türkçe dahil yayın yapılan dil sayısı 15´e çıkarılmıştır.
Ankara Çakırlar'a değişik yıllarda kurulan yeni verici ve anten
tesisleri ile 3 adet 250 kw ve 2 adet
500 kw'lik verici ile kısa dalga yayınları artırılmıştır.
Ankara Emirler mevkiine daha sonra kurulan 5
adet yeni kısa dalga vericilerle bugün 500 kw gücünde 7 adet,
250 kw gücünde 3 adet olmak üzere toplam 10 adet yüksek güçlü
verici ile yayın yapmakta olan Kısa Dalga Türkiye'nin Sesi Radyosu
yayınları, 26 dilde tüm dünyaya iletilmektedir.
FM verici sayısının artırılması kararı ile TRT3
radyo postasına ilaveten TRT1 ve TRT2 radyo postalarının da
FM bandından yayın yapması planlanmıştır. Uzun ve orta dalga
vericileriyle birlikte FM bandında da yayın yapacak verici kurulması
ile FM radyo yayınları yaygınlaştırılmaya başlanmıştır. 1987
yılında FM bandında TRT4 radyo postası Türk Sanat Müziği, Türk
Halk Müziği programlarını yayınlamak üzere faaliyete geçmiştir.
1990 yılında yurdumuza gelen turistlere hizmet
vermek üzere Turizm Radyosu yayına başlamıştır. Yurdun turistik
bölgelerine kurulan FM vericilerle Antalya yayın merkezinden
İngilizce ağırlıklı olmak üzere Fransızca ve Almanca, sonra
Yunanca yayın yapılmaktadır.
TRT4 radyo postasının da yeni yayına başlayan
özel radyo postalarına karşılık TRT FM adı altında canlı Türk
Pop Müziği yayınlarına ayrılmıştır. TRT2 radyo postası bu dönemde
Radyo Haber adıyla 24 saat radyo haber yayınları yapmaya başlamıştır.
Daha sonra bu radyo postası kapatılmış ve bir süre sonra Türk
Sanat ve Halk Müziği yayınları yapmak üzere yeniden yayın yapmaya
başlamış, bu postanın FM vericilerinin de sayıları ve güçleri
arttırılarak yurdun daha büyük bölümüne ulaştırılması sağlanmıştır.
Özel Radyo Yayıncılığı Dönemi
Türkiye'de özel radyo ve televizyon yayıncılığı
"de facto" bir durum olarak ortaya çıkmıştır. 1992
yılında ilk özel radyo yayınları FM bandında başlamış, Metro
FM ve Süper FM adı altında biri Yabancı Pop, diğeri ise Türkçe
Pop Müzik yayını yapan iki özel radyo kanalı radyo yayıncılığında
yer almıştır. Bu yayınların 5 kw'lık vericileri Çamlıca tepesine
kurulmuştur. 1992 yılından sonra özel radyo yayınlarının hızla
yaygınlaşması karşısında izinsiz yapıldığı gerekçesiyle 1993
yılının Mart ayında bütün radyo yayınları kapatılmış ve vericileri
mühürlenmiştir. Aynı yıl Anayasa'nın 133. maddesi değiştirilerek
yayın tekeli kaldırılmış ve özel radyolar yeniden yayına başlamışlardır.
Bugün ülkemizde 1100'ün üzerinde radyo kanalı bulunmaktadır.
Radyo ve Televizyon yayıncılığı alanını düzenlemek ve denetlemek
üzere RTÜK (Radyo Televizyon Üst Kurulu) oluşturulmuş, radyoların
lisanslaması, frekans planlaması ve frekans tahsisi çalışmaları
devam etmektedir.
Bugün yerel televizyon ve radyo kanalları kurumsallaşmaya
başlamışlar, yayın kalitelerini artırmışlardır. Bütün bunların
ötesinde yerel ve demokratik kimliğin etkinliğinin artmasına
ve hak aramalara neden olmuşlardır.
Radyoların Kamu Hizmeti
Demokratik rejimlerde dördüncü güç olarak kabul
edilen medya, yerel yönetimleri denetlemeyi görev olarak üstlenmiştir:
Yerel ve bölgesel radyo ve televizyon kanalları bir ilin en
yüksek mülki amiri sayılan ve bir ili yöneten tüm yöneticilerin
vali, belediye başkanı, il emniyet müdürü gibi yetkililerin
görevlerini tam olarak yerine getirebilmeleri için yol gösterici
ya da hata yapmalarında caydırıcı birer mekanizma haline gelmişlerdir.
Yörenin bakımsız kalmış yollarının tamirinde, belediyelerin
açmış olduğu çukurların doldurulmasında, çevreyi tehdit eden,
mikrop saçan çöp dağlarının temizlenmesinde, patlayan ve üzerinden
aylar geçtiği halde tamir edilmeyen su borularının tamirinde,
valinin veya belediye başkanının yapması gerektiği halde yapmadığı
toplantıların takibinde, uyuşturucu satan, haraç toplayan çetelerin
yakalanmasında ve yasal olmayan etkinliklerin yapılmamasında
etkin rol oynamaktadır. Bütün bu yanlışların, eksikliklerin
düzeltilmesinde yerel ve bölgesel kanalların çok büyük katkıları
olmaktadır. Bütün bunların yanı sıra halkın sorunlarının belediye,
valilik ve emniyet müdürlüğüne taşınmasında, bu sorunların çözümünün
takibinde yerel kanalların son derece büyük önemi vardır.
Sivil toplum örgütlerinin güçlenmesinde de önemli
rol oynamıştır: Yerel kanalların yerel bürokrasiyi eleştirmesi,
yönlendirmesi pasif durumda olan sivil toplum örgütlerine cesaret
vermiştir. Ayrıca bu sivil toplum örgütleri sık sık yerel kanallara
çıkarak kendilerini daha iyi anlatma olanağı bularak halkı bilinçlendirmişlerdir.
Çevreyle ilgili sorunlarda çevre koruma dernekleri, sağlıkla
ilgili sorunlarda sağlıkla ilgili dernekler, demokrasinin ve
hukukun üstünlüğünün tartışıldığı zamanlarda ise bu konuyla
ilgili derneklere söz hakkı vermişlerdir. Böyle olunca da sivil
toplum örgütleri görüşlerini geniş halk kesimlerine duyurmuşlar,
bu durum neticesinde ise halkımız negatif ya da pozitif bir
tavır almıştır. Ayrıca yerel radyo kanalları sivil toplum örgütlerinin
kampanyalarını ücretsiz olarak yayınlamışlar, onların kamuoyu
oluşturmasına katkıda bulunmuşlardır. Böylece yerel ve bölgesel
radyo kanallarının ortaya çıkması sivil toplum örgütlerinin
artmasına ve etkinliklerinin daha fazla olmasına büyük katkı
sağlamıştır.
Radyoda İçerik
Radyo, eğlendirici ve bilgilendirici içerikler
sunmasının yanında haber vermede hızlı ve güvenilir olma özelliğini
hala korumaktadır. Öncelikle radyonun öteki medyumlar karşısında
"en hızlı" olma özelliği hâlâ geçerli ve yazılı-elektronik,
hangi medyumda çalışıyor olursa olsunlar, bütün gazeteciler
habercilikte hızın öneminin ne denli büyük olduğunu bilirler.
Radyonun gazetede olduğu gibi baskı saati bekleme ya da televizyonda
olduğu gibi görüntü hazırlayıp yetiştirmek gibi bir derdi yok.
Türkiye'nin Ağustos 1999'da yaşadığı deprem radyonun ne kadar
vazgeçilmez olduğunu bir kez daha gösterdi. İlk haberleri hep
radyolarımızdan aldık. Kendilerini yalnızca bir eğlence aracı
olarak gören özel radyolarımız bile kamuyu sürekli deprem haberleriyle
bilgilendirme zorunluluğu duydular. Sabaha karşı yataklarından
fırlayan tüm Marmara Bölgesi sakinleri gelişmeleri sokaklarda
araba radyolarından ya da ellerindeki transistorlu radyolardan
öğrendiler. Yönetilenler de yönetenler de, durumdan ilk kez
radyo sayesinde haberdar oldular. Dolayısıyla eğer bilgi bizi
güçlü kılıyorsa, bu gücü bize en hızlı sağlayan kitle iletişim
aracının adı hâlâ radyodur. Radyo kültürel ya da coğrafi sınırları
tanımıyor. Radyonun sesinin gümrükte kesilmesi söz konusu değil.
Radyolar ilk ortaya çıkıp da, haber vermeye başladıklarında
özellikle de Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yıllarında, gazeteler
fena halde ürkmüşlerdi; okurlarını kaybetmekten korkuyorlardı.
Örneğin, ABD'deki Associated Press (AP) haber ajansı,1933'de
radyolara ancak günde iki kez -o da beşer dakikalık- haber yayını
yaparlarsa hizmet vereceğini bildirdi. Hatta iş daha da ileriye
götürüldü ve hiçbir haberin 30 kelimeyi geçmeyeceği şartı da
konuldu. Radyolar ayrıca çok yeni patlayan bir haberi de (breaking
news) kullanamayacaklardı. Bu radyonun en ayırt edici özelliği
olan hızını kullanamaması anlamına geliyordu. Ne var ki birkaç
yıl sonra NBC ve CBS gibi dönemin radyo devleri kendi haber
toplama birimlerini oluşturmuşlardı bile. Korkulduğu gibi olmadı,
radyo gazetelerin önemini azaltmadı, ancak televizyonun yaygınlaşması
radyo haberlerine ve tabii radyoya da büyük oranda dinleyici
kaybettirecekti. Habere ulaşmak pahalıydı ve reklâm pastasından
radyonun payına düşen pay artık iyice küçülmüştü. Ancak bütün
bu olumsuzluklara karşın, radyonun diğer medyanın sahip olmadığı
önemli bir ayrıcalığı var. Bu da özel/yerel haberleri vermede
ortaya çıkıyor, haber kriterlerinden biri olan "coğrafi
yakınlık"tan kaynaklanıyor. Bu kısaca şu anlama geliyor:
Olay, evinize ne kadar yakın bir yerde meydana gelmişse, haber
değeri o denli yükselir. İstanbul'daki dinleyici için kendi
kentinde meydana gelen ve bir kişinin ölümüyle sonuçlanan bir
kaza, New York'taki üç kişinin ölümüyle sonuçlanan bir kazadan
önemlidir. Benzer biçimde Bodrumlu bir dinleyici için kendi
kasabasında meydana gelen bir kaza, İstanbul'dakinden daha önemlidir.
İşte, yerel radyolar, çevrelerine yönelik haberlere öncelik
vererek ve hızlı olma ayrıcalıklarını kullanarak, dinleyicilerini
tutabiliyorlar. Ancak dünyanın neresine giderseniz gidin, artık
radyo deyince insanlar önce "eğlence" bekliyorlar.
Yani medyanın haber verme, bilgilendirme, eğlendirerek vakit
geçirtme fonksiyonlarının "radyo" denince öne çıkanı,
eğlendirme... Tabii bu hep böyle değildi. Radyonun gelişimine
bakarsak, başlangıçta radyonun, tıpkı ilk ortaya çıktığında
yazılı basının görmüş olduğu işlev gibi, "ulusu kültürel
olarak birleştirme" işlevi yüklenmiş olduğunu görüyoruz.
Çünkü radyo dinlemek gazete gibi okuryazar olmayı gerektirmiyordu
ve göreli olarak ucuzdu, böylelikle mümkün olduğunca geniş bir
kitleye ulaşabiliyordu. Bu nedenle de etkili bir bilgilendirme/eğitim
aracı olarak kullanılabilirdi. Ancak televizyonun gelişi bu
durumu biraz değiştirdi. Bunun üzerine de özellikle, ABD'de
radyolar hedef kitlelerini küçültüp, farklı zevklerdeki dinleyicilere
uygun, yani bütünsel değil parçalara bölünmüş bir programcılık
anlayışına yöneldiler. Bir tür ihtisas radyosu kimliğine büründüler.
Türkiye böyle bir durumu, 1990'larda özel radyoların ülkenin
her yanından ses vermesiyle yaşamaya başladı. Özel radyolar
"Pop müzik, Türk Pop Müziği, Özgün Müzik ve Arabesk, Klasik
Batı Müziği, Türk Sanat Müziği..." gibi türlerden birini
seçip, formatlarını bu müzik türlerini tüketen belirli dinleyici
kitlelerinin beğenilerine göre düzenlediler.
|